Ahmet Burak Danış

TAŞRALI GENÇ

Tarih: 26.04.2018 13:41

TAŞRALI GENÇ

Bir duraksama hali, bir geçiş serüveni, bir dönüşüm hikâyesi veya bir halin başka bir hale geçişinde bulunan anlık sızısı gibi bir hezeyan durumundan, bahsetmeyeceğim. Bir ikindi sonrası anlık edilen bir söz, apansız çalan bir telefon, dileklerin hava sahanızda dolaşması veya sözlerin şiire dönüşmesinden de söz etmeyeceğim.

Anlık ve birden bire söylenmiş bir kelamın, fevkalade tesir etmiş hali nedir bir beyinde, kalpte ve varlık dünyasında? Şiir değilse, söz değilse, masal değilse nedir yaşama eşlik eden manası yazılmış ve yazılacak anlık sıkıştırması ve bu sıkışmanın verdiği hazzın yaşamlarımıza eşlik eden kuru ve yavan sanat alanı…

Masaya kurulmuş üç beş yabancı arasında “ben neden burada ve bu durumdayım?” sualini sorduğunuz kaç yabancı ülke taşıyorsunuz yüreğinizde. Şehirlerin içinden geçerken, kaç şehri içinizde öldürdüğünüz zannına kapılıp yas tutma halin”    de buluyorsunuz kendinizi. Benliklerimize bir bakın, benliklerinize bir bakın…

Kaç ceset var omuzlarınıza yapışmış ve kokuşmuş. Kaç hayatın vebali yüklenmiş sırtınıza ki omuzlarınız çökmüş ve kamburunuz çıkmış. Kaç insanın gözyaşlarıyla ıslanan mahmur mektupları var ki cevaba bile tenezzül etmemişsiniz, ruhunuzda yığıntılar oluşturmuş. Telefon alabilmek için keçisini kasaba götüren, taşralı bir ergen delikanlının acele verilmiş bir karardan dolayı acı çekmesine benzemiyor mu yaşamlarımız? Kimseye zararımız dokunmaz bizim beyim, yakarsak kendi ülkemizi, devirirsek kendi kanunlarımızı, öldürürsek kendi benliklerimizi boğarız bir kaşık su içerisinde. Korkuya mahal vermeyiniz ne kendi ülkenizden nükseden korku paronayalarınıza yol veriniz, ne de kalbimizde yükselen aşkın buhuruna dikkatinizi cezp ediniz.Sizin dünya ekseniniz bizim dünya realitemizle örtüşmez, kalbimiz ağzına kadar öyle bir aşkla dolmuştur ki, geçtim bir başka varlığın hegomanyası, kendi varlığımız bile içeri girmekten hayâ eder. Rucû etmeye niyetlendiğimiz tek karargâh ise, günahımızla ve sevabımızla, eksik ve noksanlarımızla, yargı mercii olduğu halde bunu mutlak güne tevdi edene ram olmuşuz. Başka bir bey, başka bir güç, başka bir hüküm veren bizi ilgilendirmez.

Hüküm verenlerin en adaletlisine giden ruhsal yolculuğumuzda tin’imize yakın hissettiğimiz, bildiklerimizi bilmezden gelişimiz vallahi bilmediğimizden değil, hayâdan ve korkudan mütevellittir. Yakacak bir deniz bulsak, derya yanmaz yanan insan imiş der kendi cehennemimizi sorgulamayı yeğleriz. Bu yetinme hali bencillikten değil, kendini bilmekten gelen bir haddini kabullenme halidir ki, şair bir adam neden sıkıcı bir ortamda kalmayı ister ve bunda sabır gösterir suali yırtar kulaklarınızı… İnsanların kaç bin dili olduğunu bilemiyorum, ana dilimde konuşmak bile ana dillerinde ki dile uyum sağlayamıyor.

Fakat sukutun sesini herkes anlıyor. İnsanların kaç bin sesi olduğunu duymamak için kulaklarımı tıkıyorum. İnsanların kaç bin kalbi ve kalbine konu olan kalplere şahadet etmemek için kalbimi muhafaza ediyorum. Kalabalıklar arasında çağlayan yanlış akıntıya kapılıp gitmek kolaydır. Yalnız mücadele etmek o akıntı çöplüğünde zor, fakat en onurlu insanlık mücadelesidir.

Taşralı ergen delikanlının telefonuna kavuşmasından sonra, ebeveynine vereceği hesabı kurgulamasında ki acemilik kadar, ellerinde ki hareketlilikte o beceriklilik içerisinde arz etmez değil mi? Değerlerimizi kaybettikten sonra kendimize verdiğimiz cevaplar, Hep yetersiz olmuştur, soru sormayı beceren bireyler, gelecek cevabı duymak istedikleri cevap ya da beklentilerine karşılık olmasına takılmaksızın hisselere yönelirler. Hisler ki; ilham kaynağı sağlam olan tek cevaptır. Yetersizliğimizin korkusu öyle bir yükselişe geçer ki, artık her şey için geç kalınmıştır…

İçimde şehirler ölüyor, hangi cesedimin yasını tutayım?

Yorum Yazın

Yorumlar

    İlk yorumu siz yapın