Adnan İnanç

Modern Dünyada Müslümanca Düşünmenin/Yaşamanın İmkanı

Tarih: 07.04.2018 11:41

Modernleşme, “İnsanın, varlıklar dünyasını ed-Din’e rağmen yeniden anlamlandırma çabası” mıdır? Yoksa Modernleşme, “Tarıma dayalı insanlık durumundan, endüstriye dayalı insanlık durumuna sıçrama yapmanın adı” mıdır? “Modernleşme, düşünmede, anlatımda ve gerçek anlamda bir etkinlikte bulunma sırasında ‘yenileştirme’ (tecdit) üzere hareket etmek anlamına gelen bir kavram” mıdır? “İçinde yaşanılan çağın gereklerini bilerek, asra uygun bir şekilde hayatı algılama biçimi” midir? “Köksüzlük ve geleneksizlik” midir? “Müslüman zihnine alternatif olarak icat edilen ve yeniden hayatı anlama ve algılayış tarzı” mıdır? “Son beşyüz yıllık dönemde hızlı bir şekilde icat edilen ürünlerin kullanımıyla birlikte gelen ilişki biçimleri ve kültürler” midir? “Batı ortaçağına Hâkim olan kilise teokrasisine tepki olarak doğmuş bulunan Aydınlanma ve Rönesans’ın çağımızda ulaştığı noktanın adı” mıdır? “Temel karakteristiği insanı ve hayatı, bütün kutsallardan, aşkınlık düşüncesinden ve ilahi hikmetten soyutlayarak aklı esas alan bir algı biçimi ve hayat anlayışı” mıdır?

Yukarıdaki tarif ve tanımları daha da çoğaltmak mümkündür. Bu da aslında modernleşmenin çok boyutlu bir süreci içermesinden, konular ve sorular yumağını içerisinde barındırmasından kaynaklanmaktadır. Bu tanımlar, ortak bir anlamlar dünyasını çağrıştırıyor olsalar da, içerdiği farklılıklardan, geniş ve dar anlam alanlarından söz etmemiz gerekiyor. Oldukça geniş ve şümullü ilk tarifi “İnsanın, varlıklar dünyasını -ed- Din’e rağmen- yeniden anlamlandırmasını” kabulden yola çıkarsak eğer, moderniteye toptan bir karşı duruşun lüzumu kaçınılmaz olur. Ancak pek tabii olarak bu tarif kendisini temellendirmek ve sorulacak birçok hayati soruya da cevap vermek durumundadır. Çünkü el’an modern durum söz konusudur ve bu ötede olmayan, bizzat içinde yaşanılan durumdur. Hayat durmuyor ve sürekli akmaktadır/akacaktır ve akan hayat, yeniliğe ihtiyaç duyacaktır. Çünkü bu eşyanın tabiatı (fıtrat) gereğidir. Bu durum için pratik değeri olan şeyler yapmak gereği bulunmaktadır ki, bu durumda da birtakım soruların cevabı önem arz etmektedir:

Mesela böylesi bir durumda, modern-dışı bir dünya kurmanın ana parametreleri nelerdir ve nasıl kurulur?

İslam’ın değişmez sabiteleri ile tarihi akış içerisindeki değişen reel durum arasındaki açılımları nasıl telif edebiliriz? İslam’ın düşünce geleneği bizlere bu durumda ne gibi imkânlar sunmaktadır?

Bir buçuk milyar müslümanın bu kadar edilgen ve yenilgi içerisindeki durumunun sebebi modernleşmede mi, yoksa kendisinde mi aranmalıdır? Eğer ümmet kendisini sorgulama ve değiştirme yeteneğine sahip olsaydı, eşyayı ve olayları kavrama ve müdahale etme refleksini geliştirseydi, ‘Bilgi’ ve ‘Hikmet’i kaybedilmiş malı gibi aramaya devam etseydi acaba moderniteyi aşması mümkün olamaz mıydı; ya da bu sorunlarla boğuşuyor olur muydu?

Teknoloji, felsefe ve çeşitli bilimlerdeki gelişmelere karşı, nasıl bir tutum alınmalıdır?

Acaba Batı modernleşmesi olmasaydı yine de her toplum kendi modernleşmesini üretecek miydi?

Bu ve daha uzayacak birçok sorunun cevabı verilmelidir.

Anti-modernist tutumun moderniteye çok güçlü ve tutarlı eleştiriler getirdikleri elbette tartışılmaz, ancak var olan gerçek durumun nasıl aşılacağı ile ilgili önerilerinin, aynı tutarlılıkta ve derinlikte olduğu, ya da somut önerileri de içerdiği anlamına gelmiyor.

Mevcut modern durumu okumaya çalışan ve modern zamanlara en çaplı eleştirileriyle tanıdığımız Abdurrahman Arslan, bir kitabının[1]girişinde şu tespiti yapmaktadır:

“Modern zamanlarda “insan” yanlış tanımlanmış, “toplum” yanlış kurulmuş ve “dünya” yanlış yorumlanmıştır. Yapılmış bir yanlıştan hareket edilerek doğrunun bulunamayacağı gibi, yanlış bir insan tanımıyla doğru bir hayat yaşamak da mümkün olamayacaktır. Bu yüzden insanı, toplumu ve dünyayı, asli hüviyetlerine döndürmeden, Müslüman’ca bir düşünce ve hayat evreni inşa etmek imkânsızdır. Diğer bir ifadeyle; 21. yüzyılda İslamî düşüncenin entelektüel ufkunu ve başarısını, bunları kendi asliyetlerine döndürme çabasının belirleyeceğini söylemek istiyorum. Eğer bu kanaatimiz doğruluk payı taşıyorsa, işe tekrar insandan başlamamız kaçınılmaz görünmektedir. Yanlış tanım sebebiyle 20. yüzyıl insanı ve insanî olanı acımasız bir şekilde aşındırarak büyük nispette deforme etti; özne adına öznenin tutunabileceği bütün değerleri/imkânları anlamsızlaştırarak kullanışsız hale getirdi. Müslüman insan da bundan kendi payına düşeni yeteri kadar bugün almış haldedir. Bu sebeple, acaba İslam nasıl bir ‘insan modeli’ ve ‘hayattarzı’ ile kendini dünyada görür kılmak istiyor, sorusunun mühim olduğunu hatırlatmakta fayda buluyorum. Zira günümüz Müslümanları ‘insan modeli’ ile ‘hayat tarzı’ arasındaki ilişkinin İslami entelektüel faaliyet için ne kadar önemli olduğunu göz ardı etmekte ısrarlı görünüyor.”

Mevcut durumun okunması ve yapılabilecekler hususunda yukarıdaki tasvir ve tespitler, bir çıkış noktasının da tespiti açısından hayati öneme sahip bulunmaktadır.

Gelenekçi ekolün en önemli isimlerinden Rene Guénon da günümüz insanlık durumunu ve modern zamanlardan mütevellit gelecek kaygısını ve beklentilerini şöyle dile getirir:

“Modern dünya, bu ölümcül inişiyle uçurumun ta dibine varmadan önce, bu defa da gene yeni bir diriliş mi olacak? Öyle görünüyor ki, yarı yolda duruş hiç mümkün değildir. Ayrıca geleneksel öğretilerce verilen bilgilere göre Kali-Yuga’nın son safhasına bu “karanlık çağ”ın en karanlık dönemine gerçekten girmiş durumdayız. Çünkü gerekli olan basit bir doğrulma değil, bütünsel bir yenilenmedir. Her alanda bir düzensizlik ve bir bunalım hüküm sürmektedir. Eskiden görülmüş olan bunalımların sınırını aşan bir noktaya gelmiştir. Şimdiyse bu bunalım, Batı’dan başlayarak bütün dünyayı istila edecek gibi gözükmektedir. Çok iyi biliyoruz ki onların zaferi ancak geçici ve görünüştedir. Ama öyle bir aşamada, insanlığın güncel çevrim boyunca geçireceği en ciddi bunalım işareti de olabilir. Hindistan’ın kutsal kitaplarınca bildirilen ‘kastların karışacağı, ailenin bile artık olmayacağı’ o korkunç döneme gelmedik mi? Bu durumun gerçekten dünyanın bugünkü durumu olduğunu anlamak, her yerde İncil’in ‘umutsuzluk belası’ dediği derin düşkünlüğü görüp saptamak için, insanın çevresine şöyle bir bakması yeterlidir. Durumun ciddiyetini görmezden gelmemelidir. Hiçbir ‘iyimserlik’ ya da ‘kötümserliğe’ kapılmadan, onu olduğu gibi ele almak uygun olur. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, eski dünyanın sonu yeni bir dünyanın başlangıcı olacaktır.”[2]  

Diğer yazdıkları da bir bütün olarak ele alındığında yazar, mevcut durumu tasvir ve tespit açısından hayati öneme haiz uyarılarda bulunduğu bir gerçek. Ancak, yukarıda da değinildiği üzere, pratik değeri olan öneriler demeti sunmada, maalesef aynı zenginlik ve derinliğe rastlamak mümkün olmamaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere, bu olumsuz duruma (modernite) yapılan tutarlı ve derinlikli eleştiriler, bir çıkış noktası olması ve olumsuzluğun ‘farkında’lığının bilincine varılması bakımından oldukça önemli sayılır; ancak bu tartışmaları tek düze ve tamamen teorik eleştiriler olmaktan öteye taşıyarak muhalif söyleme ‘olması gereken’i de ilave etmek lüzumu bulunmaktadır. Yine olması gerekenlerin ayaklarının yere basması yani pratik değerinin bulunması ve kendi içerisinde tutarlılığı taşıması da zorunludur.

Modernleşme süreçleri -toplumun refah seviyesi ile de yakından ilgili olarak- toplumun geleneksel bağlılık biçimlerini ve değerlerini çözdüğü, bilinmektedir. Ama yer yer iddia edilen, “İslam toplumlarında kapitalizmin gelişmediği” tespiti ise tartışılabilecek bir husustur. Daha ilk dönemlerde, yani saadet asrının üzerinden çeyrek asır bile geçmeden, nübüvvet öğretisinin toplumsal yansımalarında, buharlaşma görüldüğü, sapma ve savrulmaların yaşanmaya başladığı bilinmektedir. İnanç ve ahlak erozyonunun genelde maddi refahla yakın ilişki içerisinde bulunması, sapmaların ve pragmatik ilişkilerin büyük ölçüde maddi refahın yükselmesiyle birlikte insan hayatında yer aldığı görülmektedir. Ancak şimdi böylesi yanlış kurgulanmış ve yorumlanmış bir dünyada, insanlar maddi varlıklara ve zenginliğe düşman olmaya teşvik edilemeyeceğine göre, bu çağ ve şartlarda mümin bilinci korumanın imkânlarını nerede ve nasıl aramalıyız? İnsanların maddi refah ile birlikte gelen, hayatı algılama ve yaşama biçimi farkı hususunda neler söylenebilir? Müslümanı olduğumuz İslam, bu konuda neleri emir ve telkin etmektedir? Kendi referanslarımızda bu hayati sorunun cevabı aranmalıdır. Maddi imkânların ve refah seviyesinin artmasına tavır alma eşyanın tabiatına aykırıdır ve asla bir çözüm içermemektedir. Çünkü bu bireysel bir eğilim ve tercih olabilir ve bireyin eğitiminde önemli olabilir, ancak toplum için aynı ölçüde bir değer taşımamaktadır. Yani bunu genelleştirmek hiçbir zaman çözüm olamaz ve tarih boyunca da olmamıştır. Daha önemlisi sorumluluğunu bilen, yardımlaşma duyguları gelişmiş, cömert zenginliği ise, bilakis İslam’ın kendisi teşvik etmiştir.

Genelde insanlık tarihi özelde ise İslam tarihi incelendiğinde görülecektir ki, her dönemde o çağın şartlarıyla örtüşen bir sapma ve savrulmaya rastlanır. Ahlaki yozlaşma, dini duyarsızlık, menfaate dayalı ilişkiler, dünyevileşme, saltanat, ihtiras vs. tüm bu olumsuzlukları, modernitenin tanımıyla okumaya çalıştığımızda, her dönemin kendisine ait modernitesi mevcuttur diyebiliriz. Aradaki tek fark bu dönemin gelişen iletişim araçları ve bol çeşitli ürünler ile daha kuşatıcı bir mahiyet kazanmasıdır. Bunun haricinde herhangi bir farklılık göze çarpmamaktadır. Dolayısıyla modernlik sadece bugüne özgü bir durum değildir. Aksi düşünülürse eğer, Muaviye’nin pragmatist ilişkilerini, hile ve oyunlarını nasıl ve neyle izah etmemiz gerekir. Bu ilişkiler biçimini belirleyen anlayış, inanç ve algı dünyasını nasıl tanımlamak gerekir. Nübüvvet çizgisinin saltanata dönüştürülmesi şimdiden daha vahim bir modern durum değil mi? Modernliği salt zamanla -bugün- ilgili ve sınırlı bir durum olarak algılamak doğru olur mu? Mutezile’nin, Eski Yunan’dan tercüme edilenlere ve olaylara getirdiği düşünsel yaklaşım ve açılımın modernlikle hiç mi ilgisi bulunmuyor? Ne var ki, dikkatli ve özenli bir araştırma gösterecektir ki, tarihteki dünyevileşme ve yeniliklerle gelen sapmalar günümüzde, daha sofistike bir tarzda devam etmektedir. Hülasa modern durum aslında hiç de yeni bir durum değildir ve tarihte birçok algı kırılması, dünyevileşme, değerlerin aşınması, o toplumların kendi şartlarına ait modernliği yaşadıklarını gösterir.

Aynı kanaati taşıyan Muhammed Arkoun’un düşüncelerini bir makalesine taşıyan Mevlüt Uyanık, şunları söyler: “…Arkoun’un da belirttiği gibi, ‘modernite/hadase’yi son dönemlerdeki bilimsel ve teknolojik ilerlemeler bağlamında anlayarak, belirli bir zaman ve mekâna (Batı) hasretmek doğru değildir. Çünkü tarihin her döneminde, her düşünce sisteminde gerçekten modern yöntemlere tekabül eden uygulamalar vardır, dolayısıyla o düşüncenin de kendine özgü bir ‘modernite’si vardır. Örneğin, Arkoun’a göre, “h.3/m.9 asırda yaşamış olan Cahız’ın düşünce yapısı ve yöntemleri oldukça moderndi. O halde modernite, salt zamanla ilgili bir olgu değildir. Bu çerçevede Gazali ve İbn Rüşd’ün kendi dönemlerinde oldukça ‘modern’ oldukları da görülecektir.”[3]Arkoun’dan aktarılanların tartışılabilir yanları olabilir ancak, altı çizilmesi gereken şey, modernliğin yukarıda temas edildiği gibi, hiç de yeni bir durum olmadığıdır. Ve geçmiş dönemlerin kendilerine özgü modernitesi ile nasıl bir mücadele yöntemi geliştirmiş olmalarıdır. Bu algı bozulması, duyuş inhirafı ve bilinç kaybına karşı nasıl ve hangi yöntemlerle mücadele etmek gerekir? Bu hayati sorunun cevabını aramak, üzerinde tartışılması gereken ana zemini oluşturmalıdır.

Bugünün modernliğinin geçmişten farklılığı teknolojik icatlar, bilimsel ve felsefi yorumlar ile gelen daha kuşatıcı bir durumdur. Bugünkü durum, büyük bir ürün seliyle muhatap olmanın daha karmaşık ve komplike bir kuşatılmışlık içerisine sürüklenmeden ibarettir. Birde icat edilen ürünler, Batı merkezli olunca, pek tabii olarak Batı insanının insan tasavvuruna ve ihtiyaçlarına uygun olarak gelişmiş olup, tamamen Batılı insanın hayat tasavvuru, eşya ile ilişkileri ve bunların oluşturduğu bir ahlak çerçevesinde gelişmiş bulunmaktadır. Tabiatıyla muhatap olunan ürünler kendisine ait ilişkiler yumağı, anlamlar dünyası ve ahlak kuralları ile birlikte gelmektedir.

Belki burada daha önemli bir sorun da şudur ki; son yüzyıllarda icat edilen teknolojik ürünler, bilimsel ve felsefi gelişmeler, göz kamaştırıcı bir biçimde gelişme gösterdi. Bunun karşısında muhatap olan Müslüman zihin ise oldukça yenik ve savunmacı bir durumda bulunuyordu. Müslüman zihnin gelişme hızı düşmüş, modern dünyadaki bilim, felsefe ve teknolojik gelişmelerin çok gerisinde seyrediyordu. Dolayısıyla Müslüman dünyanın kolektif zihni, muhatap olduğu bu gelişme karşısında seçici olma ya da ürünler üzerinde değerlendirme yaparak tercihte bulunma ve mahiyetini kavrama duyarlılığını gösteremedi. Çünkü böylesi büyük bir akış karşısında hazırlıksızdı, bu sebeple edilgen ve teslimiyetçi bir tutum ortaya koydu. Hâlbuki Müslümanların gerekli donanıma sahip bulunarak bilimsel, felsefi ve teknolojik olguların bizatihi kendisini reddetmek yerine, bunların ed- Din’in amaçları doğrultusunda kullanımını içeren bir dünya tasavvuru üretmeleri gerekirdi.

Makalenin ana omurgasına/tezine aykırı olarak, farklı bir sese kulak verirsek eğer, Allame Fadlallah, -eğer ulaştığımız metinler sorunlu değilse- modernliği şöyle tanımlar: “Modernite, düşünmede, anlatımda ve gerçek anlamda bir etkinlikte bulunma sırasında ‘yenileştirme’ (tecdit) üzere hareket etmek anlamına gelen bir kavramdır. Geçmişe kilitlenip kalmaksızın yöntemlerin, yaklaşımların ve kavramların sil baştan yenilenmesi de denilebilir. Sözgelişi sizin modernist bir yaklaşım içerisinde olma durumunuzu ele alalım; bu şu demektir: Geçmişten tevarüs ettiğiniz değerler, kurumlar ve yöntemler çok önemli olmalarına rağmen, onların senin fikri etkinliklerin ve pratik eylemlerin üzerinde doğrudan etkili olmamalıdır.”[4]

Kendisine sorulan “Modernite zorunlu olarak Batı’ya bağımlı bir kavram değil midir?” sorusuna cevaben üstad Fadlallah şunları söyler: “Hayır, zorunlu değildir. Sözgelişi Müslümanlar olarak elimizdeki yöntemleri, yaklaşım biçimlerini, eylemleri, düşünceleri ve kavramları, geçmişin etkisi altında kalmaksızın yenileştirerek kendi İslami gerçekliğimiz içerisinde moderniteyi bizim de yaşamamız mümkündür.”[5]Üstad Fadlallah’ın bu yaklaşımını anlamak ya da kabul etmek için moderniteye yüklediği anlamı ve yaptığı tanımı dikkate almamız gerekmektedir. Ancak bu yorum genel yaklaşımlar ve kabuller dikkate alındığında yine de izaha muhtaç bir yorumdur.

Şimdi asıl cevabı aranması gereken sorular üzerinde yoğunlaşırsak eğer, modern, hatta postmodern dönemi yaşayan günümüz insanı bu yapılanma içerisinde olması ve olmaması gereken unsurları hangi yöntemlerle ayıklamalı; bunun tefrikini sağlamanın imkânları nelerdir? Acaba İslam görkemli şehirler inşa etmek, maddi refaha ulaşmak, dağları delmek, su, hava ve toprağı eşleyerek yenilikler icat etmek gibi, beşeri ve maddi tekâmülün bizatihi kendisiyle mi ilgilidir? Yoksa bu gelişmelere dayanarak Allah’a şirk koşma, kibirlenme, Ahireti unutma ve ahlaksızlığa dalma gibi ‘değerler’ bağlamındaki sapma’larla mı ilgilenir? Burada modern gelişmelerin kullanım değerini değil, bizatihi kendisini ve hatta kökenindeki bilimsel keşif ve icatları dahi ‘şeytani’ olmakla, din-dışı olmakla veya insanın fıtri sapmasıyla izah etmeye çalışmanın tutarlılığı, oldukça tartışmaya açık bir konu olsa gerektir. Kapitalizmi değil modern şehirleri, emperyalizmi değil küreselleşmeyi, emek sömürüsünü değil fabrika üretimini, nükleer silahları değil, maddenin sakınımı kanununu eleştirmek, kendi içerisinde ciddi çelişkiler taşıyor olsa gerektir.[6]Bu şekildeki zihni durum, Müslümanların kendi değerlerine yaslanarak maddi olguları  değiştirme ve beşeri yaşama müdahale etme kabiliyetlerini olumsuz yönde etkileyecektir. Kaldı ki beşeri ve maddi tekâmülü görmemek/inkâr etmek, mevcut yaşayagelinen vakıalar bütününü inkâr etmek durumunu doğurur ki bu da anakronik bir durumdur ve Müslüman yapıyı her yönüyle tasfiyeye yönelik tamamen edilgen bir sonucu doğuracağı kaçınılmazdır. Nitekim Müslüman dünya tam da bu durumdadır.

Müslümanlar, inançları doğrultusundaki kavgalarına, beşeri düzlemdeki tekâmülü de eklemek zorundadırlar. Yani Müslümanlar, modern toplumsal yaşamın araç ve biçimlerinin basit tüketicileri ya da “arabesk” üreticileri olmaktan çıkıp, bizatihi bu beşeri ve maddi olguların değişim yasalarını keşfeden, yeni teknolojiler üretebilen ve doğrudan bu gelişmelere yön verebilen bir performansa da sahip olmalıdırlar. Bu inancımızın bir gereği yani “ibadet” değil, insanlığımızın bir ihtiyacı yani mübah ve farz-ı kifaye hükmünde bir gerekliliktir. Ama elbette ki her şeyi Allah için yapan Müslümanlar, beşeri tekâmüllerini de Allah’ın rızası doğrultusunda değerlendireceklerdir. Burada önemli olan beşeriyetin tekâmülünün öncülüğünü Allah’tan korkmayanların elinden alarak insanoğlunun hizmetine sunmak olmalıdır.[7]Belki Müslüman duyarlılıkla yapılacak böylesi bir girişim şimdi için aciliyet yani farziyet kesbetmiş bulunmaktadır.

Elbette bilgi, değeri, yorumlanması, üretilmesi, tüketilmesi ile o bilgiye dayalı her türlü üretim biçimi ve üretilen araç-gereçler yalnız başına masum değildir. Bilgi ait olduğu/beslendiği kaynağa göre meşru ya da gayrı meşru bir mahiyet kazanır. Ancak Müslümanlar eliyle yapılabilecek teknolojik ve benzeri üretimin/ürünlerin –büyük ölçüde- masum olduğu/olacağı ön kabulünden yola çıkmamız gerekmektedir.

Modernleşmenin genel tarifindeki olumsuz vurgu çerçevesinde yolculuğumuza devam edersek eğer, acaba tüm zamanlardan daha büyük tahrip edici etkisine tanık olduğumuz modernleşmeye karşı nasıl bir tutum izlenmelidir? Ali Bulaç üç alternatif sunarak tartışmayı ve arayışı zenginleştirir. Yapılması gereken, “Çatışma mı, uyum mu, aşma mı?”[8]diye sorarak, bir çerçeve belirler ve tercihini de belirleyerek tartışmayı şöyle sürdürür. “Aşma terimi, temelinde ahlaki ve manevi erdemler olan ruhsal ve entelektüel düzeyde, içinde bulunulan yerden daha üst (müteâl) ve birleştirici ilkeye doğru yükselme çabasını ifade eder.”[9]Düşüncelerini bu çerçevede sürdüren Ali Bulaç, sözlerine şöyle devam eder: “Belli bir usûl izlenerek asl’a uygun düşünme şekli olan ‘Hikmet’ ile moderniteyi aşma imkânına sahip olabiliriz. Hikmet’e dönerek modernitenin zihin, dil ve aktüel dünyasına nasıl müdahil olacağımız ayrı bir konu olmakla birlikte, şu kadarını söylemek mümkündür: Bizler eğer kaybettiğimiz Hikmet’i bulabilirsek, geçmişte olduğu gibi dış dünyanın kültürel diline semantik müdahalede bulunabilir ve kendi sabitelerimizden hareketle neyin seçime konu olup olmayacağına karar verebiliriz. Bu bilgiyi İslamileştirmek veya Müslüman dünyayı moderniteye katmak ya da İslam’ı modern dünyaya bir rakip şeklinde konumlandırmaktan çok farklı bir şeydir.”

Öyle anlaşılıyor ki parçalanmış dünyayı bir araya getirmek ve daha üst bir ilkeye ulaşma çabası Kelime-i Tevhid’in sırrında yatar. Bu, Müslümanların bütün varlık düzeylerinde doğruladığı evrensel, nihaî ve mutlak bir hakikat’tir. Hikmet’e dönüş bu Hakikat’e dönüştür.[10]

Belki Hikmet’e dönüşün nasıl bir süreç izlemeyi icbar ettiğini, daha geniş bir çerçevede izah eder ve somutlaştırırsak eğer, şunları söylememiz mümkündür:

Hakikat’e dönüşü sağlayacak olan kuşkusuz mütefekkir ve rasih alimlerdir. Yeniden bir tefekkür ve düşünme geleneğini ihya etmek için “âlim” gerekmektedir. Rumi’nin “Bir ayağım Kur’an’da öbürü âlem gezer” metaforu aslında çok yönlü kuşatıcılığı veciz bir şekilde izah etmektedir. Biri değerlerimizdeki sabit ayağı, diğeri ise diğer inanç ve düşünce ekollerini oluşturan ikinci ayağıyla kuşatıcı bir perspektife işaret eder. Diğer yönüyle yine, kollektif bir bilinç ile vücut bulacak hareket mantığını (cemaat) ve zihni hazırlık ve içsel donanım tam da, bu iki ayağı temsil eder.

Erken dönemdeki (H. 100 ile 400. yıllar arası) fikri ve ilmi çabalar, inceden inceye usul ve yöntemleriyle karşımızda bir imkan olarak durmaktadır. Ümmetin zengin mirası ve engin tecrübesi modern zamanlardaki yolculukta bir ışık ve yol haritası sunabilir. Fikri kısırlıktan ve manevî yoksulluktan kurtulmanın da çaresi olabilir. Elverir ki özgür ve ahlaklı bir tartışma zemini ve düşünme platformu oluşturulabilsin; tartışma ve ihtilaflar, niza ve kırıcı münakaşaya vardırmadan, entelektüel şölene dönüşerek sürgit devam etsin.

21. yüzyıl Müslümanları olarak, modern zamanlara, hatta postmodern çağlara yenilenmiş bilgilerle, bu bilgilerin ışığında yürüyen eleştirel bir düşünce ve bütün bunlara tutarlılık gösteren salih bir amele sahip olarak merhaba demeli ve her türlü hesaplaşmaya hazır olmalıyız.

NOTLAR

1 Abdurrahman Arslan, Yeni Bir Anlam Arayışı, Bilge Adam Yay., Istanbul 2004, Giriş yazısından.

2 Rene Guénon, Modern Dünyanın Bunalımı, çev. Mahmut Kanık, Hece Yay., Istanbul 2005, s. 50.

3 Mevlüt Uyanık, “Fazlur Rahman’nın Eserleri Çerçevesinde İslam Modernizmi ve Sufilik”, isimli makalesi, www.gazi.edu.tr

4 Allame Fadlallah’ın bu tutumu ilk bakışta, geleneği reddetme şeklinde anlaşılabilir. Ancak eserleri ve genel olarak söyledikleri dikkate alındığında, bu keskin çağrışımdan farklı düşündüğü kanaatini pekiştirmektedir. En azından geleneği dışlama ile ilgili olarak usul de değil sadece çağın gereklerine uygun verilen fetva ve hükümler kastediyor olmalıdır. Eskinin fetvası değil usulü bizler için yol gösterici olmalıdır.

5 M. Hüseyin Fadlallah, İslamî Söylem ve Gelecek, Çev. Abdi Keskinsoy, Pınar Yay., Istanbul, 2000. s. 35-36.

6 Ahmet Özcan, Islami Uyanıştan İslami Harekete, Bengisu Yay. Istanbul 1996, s. 156.

7 Özcan, a.g.e., s. 156.

8 Ali Bulaç, İslam Düşüncesinde Din-Felsefe Vahy-Akıl ilişkisi, Yeni Akademi Yay., İstanbul, 2006, s. 472.

9 Bulaç, a.g.e., s. 467.

10 Bulaç, a.g.e., s. 474.

Yorum Yazın

Yorumlar

    İlk yorumu siz yapın